Büyük Mücadele

19/45

16.—GÖÇMEN BABALAR1

İngiliz Reformcular Roma Katolikliğinin öğretilerini terk ederken, ibadet şekillerinin pek çoğunu tutmuşlardı. Böylece, Roma’nın yetkisi ve inancı reddedilmiş olmasına rağmen, geleneklerinin ve törenlerinin pek çoğu İngiliz Kilisesi’nin ibadetlerine yerleşmişti. Bu şeylerin vicdanla ilgili konular olmadığı; Kutsal Yazılar’da emredilmiş olmamalarına, dolayısıyla şart olmamalarına rağmen, yasaklanmış da olmadıklarından, özünde kötü olmadığı iddia ediliyordu. Bunların uygulanmaları reform kiliselerini Roma'dan ayıran uçurumu daraltıyordu, ayrıca Roma yanlılarının Protestan imanını kabul etmelerini kolaylaştıracakları ileri sürülüyordu. BM18 311.1

Tutucular ve uzlaşmacılar için bu iddialar yeteri kadar ikna ediciydi. Fakat bu şekilde düşünmeyen başka bir grup vardı. Bu geleneklerin “Roma ile Reform arasındaki derin uçurumu kapatma eğiliminde” olmaları (Martyn, 5. cilt, s. 22), onlara göre bu geleneklerin terk edilmeleri için yeterli bir kanıt meydana getiriyordu. Bunları, elinden kurtulmuş oldukları ve geri dönmeye hiç niyetli olmadıkları köleliğin birer nişanı olarak görüyorlardı. Allah’ın, kendisine ibadet için gereken düzenlemeleri kendi sözünde belirlediğini, insanların bunlara herhangi bir şey ekleme ya da çıkarma yetkisinin olmadığını düşünüyorlardı. Büyük sapkınlık, her şeyden önce Allah’ın yetkisini kilisenin yetkisiyle destekleme arayışından ötürü ortaya çıkmıştı. Roma, Allah’ın yasaklamadığı şeyleri emrederek başlamış, işi O’nun açık bir şekilde emrettiği şeyleri yasaklamaya kadar vardırmıştı. BM18 311.2

Pek çok kişi, ilk kilisenin göze çarpan nitelikleri olan paklığa ve sadeliğe geri dönmeyi samimiyetle arzuluyordu. İngiliz Kilisesi’nin yerleşik geleneklerini putperestliğin anıtları olarak görüyorlardı, bu nedenle onun ibadetine vicdanen katılamazlardı. Fakat mülki idarenin desteğini arkasına alan kilise, kendi ibadet şekillerinden sapmalara izin vermeyecekti. İbadetlerine katılmak yasayla zorunlu kılınmıştı, izinsiz dinsel ibadet toplantıları ise hapis, sürgün ve ölüm cezası ile yasaklanmıştı. BM18 312.1

On yedinci yüzyılın başında, İngiltere tahtına daha yeni oturan hükümdar, Püritenlerin2 “uyum sağlamalarını, ya da ... memleketten sürülmelerini, ya da başlarına daha kötü bir şey gelmesini” sağlamakta kararlı olduğunu ilan etti.—George Bancroft, History of the United States of America [Amerika Birleşik Devletleri'nin Tarihi], 1. kısım, 12. bölüm, 6. paragraf. Avlanan, zulme uğrayan ve hapse atılan Püritenler, gelecekte daha iyi günlere dair bir umut göremediler ve pek çoğu Allah’a kendi vicdanlarının bildirdiği şekilde kulluk etmek isteyenler için “İngiltere’nin yaşanabilir bir yer olmaktan sonsuza dek çıktığı” düşüncesine ikna oldular.—J. G. Palfrey, History of New England [New England’ın Tarihi] , 3. bölüm, 43. paragraf. Bazıları sonunda Hollanda’da sığınak aramaya karar verdi. Zorluklarla karşılaştılar, kayıplar verdiler, hapse atıldılar. Amaçlarını gerçekleştirmelerine engel olundu ve düşmanlarının eline verildiler. Fakat sadakatli azim sonunda galip geldi ve Hollanda Cumhuriyeti’nin dost kıyılarında sığınak buldular. BM18 312.2

Kaçarken evlerini, eşyalarını ve geçim kaynaklarını geride bırakmışlardı. Farklı dillere ve geleneklere sahip halklardan meydana gelen yabancı bir ülkede gariplerdi. Ekmeklerini kazanabilmek için yeni ve denenmemiş mesleklere başvurmak zorunda kaldılar. Hayatlarını toprağı işlemekle geçirmiş orta yaşlı erkeklerin, şimdi makinelerle ilgili meslekleri öğrenmeleri gerekiyordu. Fakat bu durumu memnuniyetle kabullendiler ve aylaklıkla ya da sızlanarak zaman kaybetmediler. Çoğunlukla fakirliğin kıskacında sıkıntı çekseler de, kendilerine halen bahşedilmekte olan bereketler için Allah’a şükrettiler ve rahatsız edilmeyen ruhsal topluluklarında sevinç buldular. “Göçmen olduklarını biliyorlardı ve bu şeylere fazla bakmıyorlardı, fakat gözlerini kaldırarak göğe, sevgili ülkelerine bakıyorlar ve ruhlarını yatıştırıyorlardı.”—Bancroft, 1. kısım, 12. bölüm, 15. paragraf. BM18 313.1

Sürgün ve zorlukların arasında, sevgileri ve imanları daha da güçlendi. Rabb’in vaatlerine güvendiler, O da onları ihtiyaç zamanlarında hayal kırıklığına uğratmadı. O’nun melekleri, onları cesaretlendirmek ve desteklemek için yanlarındaydı. Allah’ın onlara denizin ötesinde, kendileri için bir devlet kurabilecekleri ve çocuklarına değerli dinsel özgürlük mirasını bırakabilecekleri bir diyarı gösterdiğinde, çekinmeden, ilahî takdirin yolunda ilerlediler. BM18 313.2

Allah, halkına yönelik merhametli tasarısının gerçekleşmesine onları hazırlayabilmek için, denemelere uğramalarına izin verdi. Kilise, yüceltilebilmesi için alçaltılmıştı. Allah onun adına kendi gücünü sergileyecek, dünyaya O’na itimat edenleri terk etmeyeceğine dair başka bir kanıt gösterecekti. Olayları, Şeytan’ın gazaba uğrayacağı, kötü insanların entrikalarının kendi yüceliğine hizmet edeceği ve kendi halkını güvenli bir yere ulaştıracağı şekilde düzenlemişti. Zulüm ve sürgün özgürlüğe giden yolu açıyordu. BM18 313.3

Püritenler ilk kez İngiliz Kilisesi’nden ayrılmak zorunda kaldıklarında, Rabb’in özgür halkı olarak, “O’nun kendilerine bildirilen ya da bildirilecek olan tüm yollarında hep birlikte yürümek için” sağlam bir antlaşma ile bir araya gelmişlerdi.—J. Brown, The Pilgrim Fathers [Göçmen Babalar] , s. 74. Reformun gerçek ruhu, Protestanlığın temel ilkesi işte buydu. Göçmenler bu hedefle, Yeni Dünya’da kendilerine bir yuva kurmak amacıyla Hollanda’dan yola çıktılar. İlahî takdirle onlara eşlik etmekten alıkonulan pastörleri John Robinson, sürgünlere yaptığı veda konuşmasında şunları söyledi: BM18 313.4

“Kardeşlerim, kısa bir süre içinde birbirimizden ayrılacağız ve sizi bir daha görebilecek kadar yaşayıp yaşamayacağımı ancak Rab biliyor. Fakat Rab ister bunu kararlaştırmış olsun, ister olmasın, Allah’ın ve O’nun kutsal meleklerinin önünde size buyuruyorum, beni, Mesih’i izlediğimden ötesine izlemeyin. Allah size kendisinin başka bir aracıyla herhangi bir şey bildirirse, bunu kabul etmeye benim hizmetimden herhangi bir gerçeği kabul etmeye olduğunuz kadar istekli olun; zira Rabb’in kutsal sözünden açıklayacağı daha çok gerçeği ve ışığı olduğundan eminim.”—Martyn, 5. cilt, s. 70. BM18 314.1

“Kendi adıma, reform kiliselerinin durumuna ne kadar ağlasam azdır, dinde belli bir döneme kadar geldiler ve şu anda kendi yenilenmelerinin araçlarından öteye gitmiyorlar. Luteryenler Luther’in gördüklerinin ötesine geçmeye cesaret edemiyorlar; ... Kalvinistler ise, gördüğünüz gibi, bu büyük Allah adamının bıraktığı yere sıkı sıkıya tutunuyorlar, oysa Calvin de her şeyi görmemişti. Bu, çok müteessir olunması gereken bir sefalettir; zira bu insanlar kendi zamanlarında yanan ve parlayan alevler olsalar da, Allah’ın tasarısını tümüyle kavrayamamışlardı, fakat günümüzde yaşıyor olsalardı, daha fazla ışığı kucaklamak için ışığı ilk aldıkları zamanki kadar istekli olurlardı.”—D. Neal, History of the Puritans [Püritenlerin Tarihi] , 1. cilt, s. 269. BM18 314.2

“Rabb’in kendinize bildirilen ya da bildirilecek olan tüm yollarında yürümeyi kabul ettiğiniz, kilise antlaşmanızı hatırlayın. Allah’la ve birbirinizle yapmış olduğunuz antlaşmayı, Allah’ın yazılı sözünden size hangi ışık ve gerçek bildirilirse kabul etmeye söz verdiğinizi hatırlayın; bununla birlikte size yalvarırım, gerçek olarak kabul ettiğinize dikkat edin, kabul etmeden önce gerçeğin diğer kutsal yazılarıyla karşılaştırıp tartın; zira Hristiyan aleminin bu kadar kesif bir Hristiyanlık karşıtı karanlıktan böylesine yakın zamanda çıktıktan sonra, tam mükemmellikte bilginin bir anda ortaya konulması imkânsızdır.”—Martyn, 5. cilt, s. 70, 71. BM18 314.3

Göçmenlere uzun deniz yolculuğunun tehlikelerini cesaretle karşılamaları, ıssız yerin zorluklarına ve tehlikelerine dayanmalarını ve Allah’ın lütfuyla Amerika kıyılarında güçlü bir ulusun temellerini atmaları için ilham veren şey, vicdan özgürlüğüydü. Ancak Göçmenler ne kadar dürüst ve Allah’tan korkan kişiler olsalar da, dinsel özgürlüğün temel ilkesini anlamış değillerdi. Kendilerine sağlamak için pek çok şeyi feda ettikleri bu özgürlüğü, aynı şekilde başkalarına da vermeye hazır değildiler. “On yedinci yüzyıl düşünürlerinin ve ahlakbilimcilerinin en önde gelenlerinden dahi pek azı, Allah’ı insanın inancının tek yargıcı olarak kabul eden, Yeni Ahit’in doğal ürünü olan bu muazzam ilke hakkında doğru bir fikir sahibiydi.”—a.g.e., 5. cilt, s. 297. Allah’ın kiliseye vicdanı denetim altına alma ve sapkınlığı tanımlayarak cezalandırma yetkisini verdiği öğretisi, papalığın yanılgılarından temeli en derinlerde olanlarından biridir. Reformcular, Roma’nın itikadını reddetmiş olmalarına rağmen, onun hoşgörüsüzlük ruhundan tamamen kurtulamamışlardı. Papalığın, uzun süren egemenlik dönemi boyunca tüm Hristiyanlığı kuşatan koyu karanlığı henüz tümüyle dağılmamıştı. Massachusetts Koyu kolonisindeki önde gelen din görevlilerinden biri şöyle demişti: “Dünyayı Hristiyanlık karşıtı hale getiren şey hoşgörüydü; kilise sapkınların cezalandırılmasından hiçbir zarar görmemiştir.”—a.g.e., 5. cilt, s. 335. Koloniciler tarafından, sivil hükümette yalnızca kilise üyelerinin söz sahibi olması kuralı benimsendi. Bir tür devlet kilisesi kuruldu, ruhban sınıfının geçimine herkesin katkıda bulunması zorunlu hale getirildi ve hakimlere sapkınlığı bastırma yetkisi verildi. Böylece kilisenin eline dünyasal güç geçmiş oldu. Bu düzenlemeler çok geçmeden kaçınılmaz sonuca yol açtı - zulüm. BM18 315.1

Roger Williams Yeni Dünya’ya ilk koloninin kurulmasından on bir yıl sonra geldi. İlk Göçmenler gibi o da din özgürlüğünü yaşamak için gelmişti; fakat onların aksine, çağdaşlarının pek azının görebildiği bir şeyi, bu özgürlüğün hangi inanca sahip olursa olsun, tüm insanların vazgeçilemez hakkı olduğunu görmüştü. Gerçeğin samimi bir arayıcısıydı, Robinson gibi o da Allah’ın sözünden gelen ışığın henüz tümüyle alınmış olmasının imkânsız olduğunu düşünüyordu. Williams, “çağdaş Hristiyan aleminde vicdan özgürlüğü öğretisine, kanun önünde her görüşün eşit olması ilkesine dayalı bir sivil hükümeti kuran ilk kişiydi.”—Bancroft, 1. kısım, 15. bölüm, 16. paragraf. Kamu hakiminin görevinin suçu engellemek olduğunu, fakat hiçbir zaman vicdanı denetim altına almak olmadığını bildirdi. “Kamu ya da hakimler insanın insana karşı sorumluluklarının ne olduğuna karar verebilirler” dedi; “fakat insanın Allah’a karşı sorumluluklarını belirlemeye kalktıklarında sınırı aşmış olurlar ve emniyet ortadan kalkar; zira kamu hakiminin güce sahip olması durumunda, bir gün belli bir takım görüş ve inancı, ertesi gün ise başka bir grup görüş ve inancı emredebilir; ki bu İngiltere’de bazı krallar ve kraliçeler, Roma Kilisesi’nde bazı papalar ve konseyler tarafından uygulanmıştır; böylece iman bir kargaşa yığınına döner.”—Martyn, 5. cilt, s. 340. BM18 316.1

Yerleşik kilisenin ibadetlerine katılmak zorunluydu, aksi halde para veya hapis cezası veriliyordu. “Williams yasayı kötülüyordu; İngiliz kanunundaki en kötü madde, bölge kilisesine katılmayı zorunlu hale getiren maddeydi. İnsanların farklı inançlara sahip kişilerle bir araya gelmeye zorlanmasını, onların doğal haklarının çiğnenmesi olarak görüyordu; dinsizleri ve isteksizleri topluma açık ibadete sürüklemek ona yalnızca ikiyüzlülüğü zorunlu kılmak gibi görünüyordu... ‘Hiç kimse, kendi rızasına aykırı olarak ibadet etmeye ya da ibadeti sürdürmeye zorlanmamalıdır’ diye ekledi. Bu prensiplere hayret eden karşıtları, ‘Nasıl yani!’ diye haykırdılar, ‘işçi ücretini hak etmez mi?’ 4 ‘Evet’ diye yanıtladı, ‘kendisini işe alan kişiden.’ “—Bancroft, 1. kısım, 15. bölüm, 2. paragraf. BM18 316.2

Roger Williams imanlı bir din görevlisi, nadir görülür yeteneklere ve sarsılmaz bir dürüstlüğe sahip bir adam ve gerçek bir hayırsever olarak saygı ve sevgi görüyordu; ancak kamu hakimlerinin kilise üzerinde yetki sahibi olmalarına kararlılıkla karşı çıkmasına ve dinsel özgürlük talebine hoşgörü gösterilemezdi. Bu yeni öğretinin uygulanmasının “ülkedeki devleti ve hükümeti temelinden yıkacağı” iddia edildi—a.g.e., 1. kısım, 15. bölüm, 10. paragraf. Kolonilerden sürgüne mahkûm edildi, sonunda tutuklanmaktan kurtulmak için kış soğuğu ve fırtınasında balta girmemiş ormanlara kaçmak zorunda kaldı. BM18 317.1

“On dört hafta boyunca” dedi, “sert kış şartlarında, ekmek ve yatak yüzü görmeden bir o yana bir bu yana savruldum.” Fakat “beni çölde kargalar besledi” ve çoğunlukla oyuk bir ağaçta sığınak buldu.—Martyn, 5. cilt, s. 349, 350. Böylece karda ve yolsuz ormanda zahmetli kaçışına devam etti ve sonunda bir Kızılderili kabilesine sığındı, bir yandan onlara müjdenin gerçeklerini öğretmeye çalışırken bir yandan da güvenlerini ve sevgilerini kazandı. BM18 317.2

Aylar süren yer değişiklikleri ve göçebeliğin ardından Narrangset Koyu’na ulaştı ve burada modern zamanlarda din hürriyeti hakkını tam olarak tanıyan ilk devletin (eyaletin6) temellerini attı. Roger Williams’ın kolonisinin temel ilkesi “herkesin Allah’a kendi vicdanının ışığında ibadet etme özgürlüğüne sahip olduğu” idi.—a.g.e., 5. cilt, s. 354. Küçük devleti, Rhode Island, baskı görenlerin sığınağı haline geldi ve kuruluş ilkeleri medeni ve dinsel özgürlükAmerikan Cumhuriyeti’nin temel taşları olana dek büyüyüp gelişti. BM18 317.3

Atalarımız, sahip oldukları hakların bildirgesi olarak ortaya koydukları o eski büyük belgede Bağımsızlık Bildirgesi’ndeşunları beyan ettiler: “Bu gerçeklere apaçık tutunuyoruz: Tüm insanlar eşit yaratılmışlardır; Yaradanları tarafından bağışlanmış, belli bazı vazgeçilemez haklara sahiptirler; yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişme hakları da bunların arasındadır.” Ayrıca, Anayasa en açık şekilde vicdanın dokunulmazlığına dair güvence verir: “Birleşik Devletlerde herhangi bir kamu kuruluşunda görev almak için yeterlilik göstergesi olarak hiçbir din ikrarı istenmeyecektir.” “Kongre, herhangi bir dinin tesis edilmesiyle ilgili, ya da onun özgürce uygulanmasını yasaklayan bir kanun çıkaramaz.” BM18 318.1

“Anayasa’yı hazırlayanlar, insanın Tanrı’sıyla olan ilişkisinin insanî yasaların üzerinde ve vicdan özgürlüğü haklarının vazgeçilemez olduğu ebedî ilkesini kabul etmiştir. Bu gerçeği tespit etmek için akıl yürütmeye gerek kalmamıştır; hepimiz kalbimizin derinliklerinde bunun bilincindeyiz. Bu bilinç, insanî yasalara rağmen, pek çok şehide işkencelerin ve alevlerin arasında güç vermiştir. Onlar, Allah’a karşı vazifelerinin beşeri yasalardan üstün olduğunu ve hiç kimsenin vicdanları üzerinde egemenlik kuramayacağı kanaatindeydiler. Bu, doğuştan gelen ve hiçbir şeyin ortadan kaldıramayacağı bir ilkedir.”— Kongre belgeleri (A.B.D.), seri no. 200, belge no. 271. BM18 318.2

Avrupa ülkelerinde herkesin kendi çalışmasının meyvelerini toplayabileceği ve kendi vicdanî kanaatlerine uyabileceği bir ülkeye dair haberler yayıldıkça, binlerce kişi Yeni Dünya kıyılarına akın etti. Koloniler hızla çoğaldı. “Massachusetts, özel bir yasa ile, her ulustan Hristiyanlardan ‘savaşlardan, kıtlıktan ya da kendilerine zulmedenlerden kaçmak amacıyla’ Atlas okyanusunu aşmak isteyenlere, masrafları devletçe karşılanmak üzere ücretsiz ağırlama ve yardım sunuyordu. Böylece kaçaklar ve ezilenler, yasa ile eyaletin misafirleri haline getirildiler.”— Martyn, 5. cilt, s. 417. Plymouth’a ilk kez çıkılmasından yirmi yıl sonra, yirmi bin Göçmen New England’a yerleşmişti. BM18 318.3

Hedefledikleri amacı gerçekleştirebilmek için, “tutumluluk ve zahmetli çalışmayla, ancak yaşamlarını sürdürebilecek kadar kazanmaya razı geldiler. Topraktan emeklerinin makul karşılığını almanın dışında bir beklentileri yoktu. Yollarında, aldatıcı zenginlik hayalleri çizilmemişti... Toplumsal idare biçimlerinin ağır fakat kararlı ilerleyişinden memnundular. Vahşi doğanın mahrumiyetine sabırla katlandılar ve özgürlük ağacını, ülkede iyice kök salana dek, gözyaşlarıyla ve alınlarının teriyle suladılar.” BM18 319.1

Kutsal Kitap imanın temeli, bilgeliğin kaynağı ve özgürlük bildirisi olarak tutuluyordu. İlkeleri evde, okulda ve kilisede özenle öğretiliyor, meyveleri verimlilik, zekâ, paklık ve ılımlılık olarak kendini gösteriyordu. Bir kimse bir Püriten yerleşim yerinde yıllarca kaldığı halde “bir ayyaş göremez, bir küfür duyamaz ve bir dilenciyle karşılaşamazdı.”—Bancroft, 1. kısım, 19. bölüm, 25. paragraf. Kutsal Kitap ilkelerinin ulusun büyüklüğünün en kesin güvenceleri olduğu gözler önüne seriliyordu. Zayıf ve yalnız koloniler birleşerek güçlü bir eyaletler konfederasyonu oluşturdular, dünya “papasız bir kilisenin ve kralsız bir devletin” barış ve zenginliğini hayretle gördü. BM18 319.2

Fakat Amerika kıyılarına, ilk Göçmenlerden tamamen farklı nedenlerle yola çıkarak gelenlerin sayısı sürekli olarak artıyordu. İlk imanın ve paklığın yaygın ve şekillendirici bir etki yapmış olmasına rağmen, yalnızca dünyasal menfaat arayanların sayısı arttıkça bu etki gitgide azaldı. BM18 319.3

İlk koloniciler tarafından uygulanan, sivil hükümette yalnızca kilise üyelerinin oy hakkı olmasını ya da görev alabilmelerini öngören kural, çok yıkıcı sonuçlar doğurdu. Bu kural devletin paklığını korumak amacıyla kabul edilmişti, fakat kilisenin yozlaşmasına neden oldu. Oy hakkı ve görev alabilmek için dinin ikrarının şart olması nedeniyle, pek çok kişi yalnızca dünyasal politikaya yönelik amaçlarla hareket ederek, kalp değişimi yaşamadan kiliseye girdiler. Böylece kiliseler büyük ölçüde gerçekten ihtida etmemiş olan kişilerle doldu; üstelik, yalnızca hatalı öğretilere inanmakla kalmayıp, Kutsal Ruh’un yenileyici gücünden de habersiz olan bu kişiler, müjdeleme hizmetinde de yer aldılar. Böylece, kilisenin tarihinde Konstantin’in zamanından beri sıklıkla görülen, kiliseyi devletin yardımıyla inşa etmeye çalışma, “Benim krallığım bu dünyadan değildir” (Yuhanna 18:36) diyen Kişi’nin müjdesini desteklemek için dünyasal güçten yardım isteme yanılgısının kötü sonuçları tekrar sergilendi. Kilisenin devletle birleşmesi, ne kadar önemsiz ölçüde olursa olsun, dünyayı kiliseye yaklaştırır gibi görünse de aslında kiliseyi dünyaya yaklaştırmaktadır. BM18 319.4

Robinson ile Roger Williams’ın asil bir şekilde savundukları temel ilke, gerçeğin sürekli gelişmede olduğu, Hristiyanların Allah’ın kutsal sözünden parlayacak olan tüm ışığı kabul etmeye hazır olmaları gerektiği, sonraki nesiller tarafından unutuldu. Reform’un bereketlerini almakta büyük ayrıcalık sahibi olan Amerika’daki Protestan kiliseleri aynı zamanda Avrupa’dakiler dereform yolunda ilerleyemediler. Zaman zaman sadık kişiler ortaya çıkarak yeni bir gerçeği ilan etseler ve çoktan beridir beslenen yanılgıları ifşa etseler de, çoğunluk, Mesih’in zamanındaki Yahudiler ya da Luther’in zamanındaki papalık yanlıları gibi, atalarının iman ettiği şekilde iman etmekten ve onların yaşadığı şekilde yaşamaktan memnundu. Bu nedenle din tekrar yozlaşarak şekilciliğe dönüştü; kilisenin Allah’ın ışığında yürümeye devam etmesi halinde bir kenara bırakılacak olan yanılgılar ve batıl inançlar ise korunmaya ve beslenmeye devam etti. Böylece Reform’un ilham ettiği ruh yavaş yavaş söndü ve sonunda Protestan kiliselerinde de Luther’in zamanındaki Roma Kilisesi’nin ihtiyaç duyduğu kadar büyük bir yeniden yapılanma ihtiyacı ortaya çıktı. Aynı dünyasallık ve ruhsal uyku, insanların görüşlerine benzer bir saygı ve Allah’ın sözünden kaynaklanan öğretilerin yerine insanî kuramların getirilmesi görüldü. BM18 320.1

On dokuzuncu yüzyılın başlarında Kutsal Kitap’ın büyük ölçüde yayılmasının ve bu sayede dünyanın üzerine yansıyan büyük ışığın ardından, bildirilen gerçeğe ya da tecrübeye dayalı dine ilişkin aynı ölçüde bir ilerleme gelmedi. Şeytan, geçmiş çağlarda olduğu gibi Allah’ın sözünü halktan gizleyemiyordu; herkesin erişebileceği bir yere konulmuştu; fakat hedefini yine de gerçekleştirmek için, pek çok kişiyi onu hafife almaya yönlendirdi. İnsanlar Kutsal Yazılar’ı araştırmayı ihmal ettiler, böylece hatalı yorumları kabul etmeye ve Kutsal Kitap’ta hiçbir dayanağı olmayan öğretileri benimsemeye devam ettiler. BM18 321.1

Şeytan, gerçeği zulümle ezme çabalarının başarısız olduğunu gördüğünde, büyük sapkınlığa ve Roma Kilisesi’nin oluşumuna yol açan taviz planına tekrar başvurdu. Hristiyanları, artık paganlarla değil, ancak bu dünyanın şeylerine bağlılıkları sayesinde putperestlikte tasvirlere tapanlardan hiç aşağı kalmayan kişilerle ittifak kurmaya yönlendirdi. Bu ittifakın sonuçları da en az önceki çağlarda olduğu kadar yıkıcı oldu; din kisvesi altında gurur ve ölçüsüzlük teşvik edildi, kiliseler yozlaştı. Şeytan Kutsal Kitap’ın öğretilerini saptırmaya devam etti ve milyonlarca kişiyi yıkıma götürecek olan gelenekler derin kök salmaya başladı. Kilise, “kutsallara ilk ve son kez emanet edilen iman” 7 uğrunda mücadele etmek yerine, bu gelenekleri yüceltti ve savundu. Reformcuların uğruna pek çok uğraş verdiği ve acı çektiği ilkeler işte böyle küçük düşürüldü. BM18 321.2